Advert
Advert

Eskiden Fatih minaresinden bakardınız; şimdi Eyfel Kulesinden bakıyorsunuz

Sizler için Mehmet Âkif'in hayatından ilginç hatıraları derledik.

Eskiden Fatih minaresinden bakardınız; şimdi Eyfel Kulesinden bakıyorsunuz
Advert

Şiirlerinde millî ve manevî duyguları dile getiren, İstiklâl Marşı'nın kıymetli şairi Mehmet Âkif'in çıkış noktası olarak aldığı ışık İslam'dır. Onun en hassas olduğu nokta da diniydi. O kadar ki dinine kem söz edildiği vakit onun aklı, fikri yerinden oynar, artık zabt u rabtı mümkün olamayan bir aslan gibi hasmına saldırmaktan hiç çekinmezdi. Âkif, memleketini o kadar seviyor ve gurur duyuyordu ki Avrupalı birinin İstanbul'a bakarak hayran olması onun sapsarı olmasına yetiyordu.

"İnsanlara Eyfel Kules'inden bakıyorsunuz!"

İnsanlara Eyfel Kulesinden bakıyorsunuz!

Bir adam vaktiyle sarıklıydı. Bir aralık Paris'e tahsile gittikten sonra büsbütün derin bir kibirle dönmüştü. Şevki Hoca'nın evinde bir gün Âkif eski sarıkla yeni azameti yan yana koyarak adama:

"Siz, dedi, insanları eskiden Fatih minaresinden bakardınız; şimdi Eyfel Kulesinden bakıyorsunuz."

Âkif'in sözü
Âkifin sözü

Fatih Gökmen bir hatırasında onun söz hususunda ne kadar titiz olduğunu şöyle anlatır:

Ben Vaniköyü'nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyin'nde. Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden sonra bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu ve boralı bir hava oldu ki her taraf sel kesildi. Merhum yürümeyi severdi. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm.

Sözleşme vaktinden biraz evvelki vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış "Selam söyle" demiş, o yağmurla dönmüş gitmiş!

Ertesi gün kendini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür diledim, dinlemedi.

"Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir." dedi. Benimle tam altı ay dargın kaldı.

En hassas olduğu nokta
En hassas olduğu nokta

Eşref Edip, onun hassas olduğu noktayı şöyle anlatır:

"Onun müsamaha etmediği yalnız bir şey değildi: O da dini idi. Büyük şairin gazabına uğramak isteyenler onun şahsına değil onun eserlerine değil, onun dinine taarruz etmeliydi. O vakit onun aklı, fikri yerinden oynar, artık zabt u rabtı müşkül bir aslan gibi hasmına saldırmaktan hiç çekinmezdi. İşte şiirlerinde onun hücumuna maruz kalanlar onun şahsına değil, onun dinine taarruz edenlerdi."

Bir tevazu vakası
Bir tevazu vakası

Eşref Edip, Mehmet Âkif'in tevazusunu şöyle anlatır:

"Üstad çok mütevazı idi. Gösterişi hiç sevmezdi. Sırası gelmeyince ilmini bile izhar etmezdi. Mükemmel Fransızca bildiği halde söz arasına Fransızca bir kelime karıştırdığı ömründe vaki değildi.

Zahir-i ahvali de ilmini, irfanını gizleyebilme müsaid. Onu yakından tnaımayanlar, onun eserlerini bilip okumayanşar, onu görünce hiçbir şey anlamazlar.

Tanıdıkları tarafından "Şair Mehmed Âkif Bey!" diye tanıştırdıldığı zaman, muhatabı bir müddet hayret içinde kalırdı. Adeta inanmıyordu. " Bu kalıp kıyafetin içinde o deha-yı şi'r edeb nasıl olur?" Tereddüde düşerdi.

Üstada da bunu hissetmez değil fakat nedense hiç aldırmazdı. Hatta zannedersem hoşuna da giderdi.

Üstadın Eğinli bir arkadaşı var. Beşiktaş'ta oturuyor. Üstad ara sıra onu ziyarete giderdi. Eğinlinin ahbapları da gelir. Bunlardan bir tanesi, Mehmed Âkif'i ya bir kasap ya bir et müteahhidi zannediyormuş. Bir gün üstada Darülfünun kapısında rast gelir. Ahbabın ahbabı diye bir tanışıklık var ya. Bu kasabın yahut et müteahhidinin burada bulunmasını merak eder. Merhabadan sonra: "Hayrola! Buraya niçin geldiniz?" "Ders için" anlayamaz. Biraz durur. Üstadın yüzüne dikkatle bakar. Kendi kendine "Allah Allah, der, bu yaştan sonra bu saç sakalla Darülfunun'a devam. Çok tuhaf şey! Belki adamcağıza ilim hevesi gelmiştir. Ama talebe de olamaz. İhtimal, dersleri dinliyor…" İçinden gülerek şaşarak:

"Dinleyici sıfatıyla mı?" der. "Hayır" Yine anlayamaz. Düşünmeye, Üstadı süzmeye başlar. Gülümseyerek: "Yoksa talebe olarak mı kayıt oldunuz?" der. Üstadın cevabı yine "Hayır".

Üstadın muzipliği görülüyor ya. Karşısındakinin alayı ile düşünüşü ile eğleniyor. Adamcağız şaşırdıkça şaşırıyor. Adeta kızar. Sert bir sual fırlatır: "Ya ne diye buraya geliyorsunuz?"

Mehmed Âkif gayet soğukkanlılıkla cevap veriyor: "Müderris sıfatıyla" Adamcağızın hayreti artar. Bir türlü havsalasına sığdıramayan adamın aklına bir ihtimal daha gelir. "Belki vekâleten olacak!" Mehmed Âkif yine soğukkanlıkla ve gayet kısa: "Hayır, asâleten" der. Adamcağız büsbütün şaşkınlaşır. Artık söyleyecek söz bulamaz. "Allah Allah!"der, çekip gider. Üstad da "Güle güle!" diyerek onu uğurlar. Üstad diyor ki: "Herif bana müderrisliği bir türlü yakıştıramadı."

Gizli bir kahraman
Gizli bir kahraman

Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif'i şöyle anlatır: İlk tanıdığım zaman ona inanmadım: Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bu gün gelmedi.

Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda, kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkâr derecesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan secilyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?

Onda bütünlük vardı: Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da bütünlük… Dostlunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman, düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile.

"Bana dayanıklı Müslüman gönder”

Eşref Edip, Mehmet Âkif'in Kur'an'a olan yakınlığını şöyle anlatır: Eve döner dönmez hemen entarisini giyer, abdestini alır, namaz vakti ise namazını kılardı. İnziva hayatı senelerce Kur'an tercümesiyle meşguliyet, onu takva sahibi yapmıştı. Kur'an'ı su gibi ezber okurdu. "Allah'a hamdolsun, demir hafız oldum" derdi. "Şimdi Ramazanları teravihi hatimle kıldırıyorum." "Hangi camide?" "Camide değil, evde. Bizim oğlan cemaat oluyor, ben imam. Beraber kılıyoruz. Birkaç rekât sonra, bakıyorum, Tâhir arkamda yok. O kadar dayanabilmiş. Artık ben imam, hem cemaat oluyorum."

Müderris İhsan Efendi anlatıyor: Bazı Ramazan geceleri üstatla cemaat oluyorduk. Yanlışsız okuyordu. "Üstat hakikaten demir hafız olmuşsunuz" derdik. "Evet derdi, ben bunu hocama da yazdım. Ben Kur'an'ı himmetinizle takviye ettim, şimdi hatimle teravih kıldırıyorum. Bana dayanıklı Müslüman gönder."

Mehmet Akif’in sporculuğu
Mehmet Akif’in sporculuğu

Akif, gençliğinde deniz yarışında, yaya koşularında, atlama müsabakalarında hep birincliği kazandı. Saatlerce kürek çeker, Boğaz'ı yüzerek geçerdi. O iyi taş atardı. Ankara'da bulunduğu zamanlarda tatiş günlerini bu gibi idmanlarla geçirirdi. O vakit bile binnisbe daha genç ve daha idmanlı bazı arkadaşlarına üstün gelirdi. Değirmen arkının en geniş yerlerinde öyle bir atlayışı vardı ki insan heyecandan bakamazdı.

 
Mehmed Âkif'in sevdikleri

Süleyman Nazif, Mehmed Âkif'in sevdiklerini söyler sıralar: Mehmed Âkif, yalnız Cenab-ı Hakk'a, Hazret-i Peygamber'e, geçmişteki büyüklere, cemiyete, insaniyete ve bilhassa insaniyete ilan-ı aşk etti. Canandan, hicrandan şikâyete bedel, hemcinsine insanların düştükleri mahrumiyetlerden, sefaletlerden bilhassa Müslümanların dûçâr oldukları musibetlerden feryat eder. Bu büyük şair, kâinatın şair, tabiatın mehasininden, ağaçların ve çiçeklerin güzelliklerinden, güzel çehrelerinden aldığı maye-i tehassüsü daima gizlemiş, kem edemediklerini toplum için yazdığı sahnelere katmıştır. O, Süleymaniye Cami'nin kubbesini Himalaya dağlarının en mürtefi zirvesinden daha yüksek görür.

Mehmed Âkif'in sevmedikleri
Mehmed Âkif'in sevmedikleri

Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Akif, iki adamı sevmediğini söylerdi: Fazla terbiyeli ve fazla terbiyesiz olanı.

Nezaket, ona insanların gizlenmeye muhtaç olan bir taraflarını örten bir şey gibi görünüyordu. Gözünde, fazla nazik olan adam, gizli adamdı. İkiyüzlülere garazdı. Fakat yaşı ilerledikçe:

"İkiyüzlüleri artık sever oldum; çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım." diyordu. Ve yaşlandıkça herkesten kaçıyordu. Daha yaşasaydı, yalnız kalacaktı; cemiyetle karşı karşıya tek bir adam.

Memleketine bakınca gurur duyardı
Memleketine bakınca gurur duyardı

Vatanı o derece kendinindi ve o kadar güzeldi ki, Çamlıca gibi yüksek bir noktadan memleketine bakınca gurur duyuyordu.

Fatin Efendi'ye misafir gelen bir Avrupalı, İcadiye Tepesi'nden İstanbul'a bakarak hayran olduğu gün orada olan Âkif, sapsarı oluyordu.

"Bu para bana ait değildir”

Mahir İz, Mehmet Âkif'in yazdığı İstiklal Marşı'nın Meclis'te kabulünden sonraki olayları şöyle anlatır: İstiklâl Marşı'nın kabulünden sonra Meclis muhasebecisi Necmeddin Bey, kanunen müsabakayı kazanana verilecek olan 500 lira nakdi mükâfatı getirdi ise de Âkif, " Ben müsabakaya girmedim; bu para bana ait değildir" diye reddetti. Fakat muhasebecinin "Kanun metninde mükâfatın, kazanana verileceği yazılıdır. Sizin marşınız kabul edildi; bu para sizindir, Meclis kasasında kalamaz. Siz usulen tesellüm edin, sonra istediğinizi yaparsınız" diye ısrar etmesi üzerine Mehmet Âkif, parayı alıp hibe etti.

Eşref Edip, Mehmet Âkif'in İstiklâl Marşı için verilen mükâfat konusunda ne kadar hassas olduğunu şöyle anlatır:

"İstiklâl Marşı için tahsis edilen beş yüz lira mükâfatı üstadın kabul etmemesi o zaman birçok kimse tarafından tuhaf karşılanmıştı. Bahusus o sırada sıkıntısı da vardı. Bu ikramiyeden bahsedenlere çok kızardı.

Baytar Şefik de bir gün bu sebeple Üstat 'tan fena bir azar yedi. Üstat, Ankara'da ceketle gezerdi. Paltosu yoktu. Pek soğuk günlerde Şefik'in muşambasını istiare ederek giyerdi. Bir gün Şefik: "Âkif Bey, şu mükâfatı ret etmeyip de bir muşamba yahut palto alsaydın daha iyi olmaz mıydı? diyecek oldu. Hiddetinden ne hallere geldiğini görmeliydiniz. Böyle söylediği için tam iki ay Şefik'le konuşmadı."

"Bir söz verdik!"

Hafız Asım'ın Mehmet Âkif'le olan bir hatırası usta şairin verilen söze ne kadar önem verdiğini gösterir. Bir gün Çengelköyü'nde oturduğu Fıstıklı Köşkü'nde birleştik. Oradan bir yere gidecektik. Vapurun hareketine de pek az kalmıştık. Bir de baktık, Hüseyin Kazım, Fatin Hoca çıkageldiler. Üstad onlara buyurun dedi, her birine ayrı ayrı iltifattan sonra:

"Müsaadenizi rica ederim. Biz Asım'la bir yere gidiyoruz. Söz verdik. Mazur görünüz. Siz buyurun, istirahat edin. Başka bir gün görüşürüz inşallah…" dedi. Çıktık misafirler evde kaldı. Bu hareketi benim havsalam almadı. "Üstat, dedim, bu tuhaf bir iş oldu!" "Hayır, tuhaf değil. Söz verdik, bizi bekliyorlar. Her medeni insanın bunu kabul etmesi tabiidir. Hele Hüseyin Kazım böyle şeyleri pekâlâ bilir, tabii görür."

Hakikaten birkaç gün sonra Hüseyin Kazım Bey'i gördüğüm zaman Üstad'ın bu hareketini pek tabi gördüğünü hatta takdir ettiğini anladım."

“Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sükût etmez!”
“Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sükût etmez!”

Ömer Lütfü Bey anlatır: "Berlin'e merhumun en büyük endişesi Çanakkale idi. Gece gündüz Çanakkale cephesini düşünürdü. Her sabah tekrar ederdi: "Ömer Bey, bu Çanakkale ne olacak?" "Allah bilir amma vaziyet tehlikelidir. Askerlik noktasından düşünülünce ümit yok. Ancak fen kaidelerinin haricinde, fevkalbeşer bir şey olmalı ki dayanabilsin." Ben böyle dedikçe: " Eyvah, son dayanak noktamız da yıkılırsa ne olur?" diyerek çocuk gibi gözlerinden yaşlar dökülmeye başlardı. Çanakkale için ağlamadığı gün yoktu. Ben kavaid-i harbiyeden bahsettikçe canı sıkılırdı. Onun böyle askeri muhakemelere tahammülü yoktu. O, daima kat'i bir kelime isterdi.

"Bütün dünya toplanıp hücum etse yine Çanakkale sükût etmez!"

Onun büyük imanı başka bir ihtimale müsait değildi. Onun için tehlikeden bahsettikçe havsalası yanardı. O zaman ben de kavaid-i harbiyeyi bir kenara bırakır, kendisini teselli ederdi. Ne dersiniz bu sözlerime karşısında çocuk gibi sevinmez miydi?

Benim onda gördüğüm yurt sevgisi, o kadar yüksekti ki onu tasvir mümkün değildir."

"Bildiğini iyi bilirdi!"

Benim onda gördüğüm yurt sevgisi, o kadar yüksekti ki onu tasvir mümkün değildir."

Eşref Edip ona ait bir hatırasını şöyle aktarır: "Mehmet Akif bildiğini iyi bilirdi, bilmediğine ise hiç karışmazdı. Hilvan'da Darülfünun müderrislerinden Abdülvehhab Azzam'ın evine gitmiştik. Ezher hocalarından da birkaç zat vardı. Lügata dair bir bahis açıldı. Ezherlilerin nokta-i nazarına Üstad itiraz etti. "O kelimenin manası şöyle olsa gerek?" dedi. Ezherliler fikirlerinde ısrar ettiler. Abdülvehhab Azzam, kamusu getirdi. Kelime, Üstad'ın dediği veçhile olduğu anlaşıldı."

KONYA MEHMET AKİF ERSOY MİLLİ ŞAİR VATAN ŞAİRİ
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop vibrator izmir sex shop izmir sex shop ankara sex shop ankara sex shop antalya sex shop sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sinop otelleri sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop vibrator izmir sex shop izmir sex shop ankara sex shop antalya sex shop
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Irak: ABD'nin İran yaptırımlarına karşıyız
Irak: ABD'nin İran yaptırımlarına karşıyız
ZOR DEĞİLMİŞ…
ZOR DEĞİLMİŞ…
sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop sex shop vibrator vibrator vibrator izmir sex shop izmir sex shop ankara sex shop ankara sex shop antalya sex shop penis pompasi penis pompasi